31 Aralık 2007 Pazartesi
22 Aralık 2007 Cumartesi
kaçtığım, ama özleyeceğim yer?
Bir yolda yürüyorsunuz…son derece sakin.. sokak mı caddemi acaba diye düşünürken, cadde olduğuna karar veriyorsunuz… ikindi vakti.. bir bahar akşamı… rüzgar, güneşin kızgınlığını insanlara unutturmak istercesine hafiften esiyor.. sanki güneşin ayıbını örtmeye çalışır gibi.. tatlı tatlı esiyor…
elleriniz cebinizde, belki kulağınızda hafif bir müzik… evler sizin boyunuzda.. hani büyük şehirlerde gökdelenler sizi ve şehri içine çekecek gibi dururlar ya, gökdelenin yanında küçücük kalırsınız… şehrin ve sizin efeniz odur, onlardır sanki.. kendinizi pısmış, bir kenara itilmiş gibi hissedersiniz.. çünkü bir beton yığını sizden daha çok söz sahibidir şehirde. Nasıl söz sahibi olmasın ki, bakınca o görülür sadece.
Ama şimdi öyle bir yerdesiniz ki, sanki sen konuş da, biz dinleyelim der gibi. Evler sizin boyunuzda.. caddede yürüdüğünüz bellidir…ve siz de yürüdüğünüzün farkındasınızdır, tak tak ayak sesleriniz kulağınıza hiç bu kadar hoş gelmemiştir. sanki konuşmanızı bekler gibi, sokakta hiç ses yoktur… ve konuşmak için biri de yoktur. Zarar yok, insan zaten kendi kendiyle konuşmak için bahane aramaz mı.. bahane de hazırdır.
Bir an evlere takılır gözünüz.. kapıları açık, bahçeli tek katlı evler…buranın bir cadde olup olmadığına dair şüpheleriniz devam eder. Nasıl olabilir ki, caddede tek katlı bir ev, hem de kapısı açık… sanki içeri davet eder gibi.. bir an şöyle istanbul’un en güzel yerlerinden birinde, gördüğünüz evin olduğunu düşünün. Mesala hemen Cevahir’in* yan tarafında size ait, tek katlı bir ev, bahçeli ve üstelik kapısı da açık… yo yo bu bir hayal olmalı. Gerçekten bir hayal gibi.
sonra, bahçedeki ve şehrin her yerinde ki, portakal, mandalina, nar ağaçlarına takılır gözünüz. Şehrin her tarafındadırlar. Yeşil yaprakların arasına, turuncu, kırmızı toplar yerleştirilmiş. İlkokuldayken ağaç resmi yaptığımızda, kuru boya ile renk renk meyveler yapardık, resim güzelleşsin diye, sanki yaradan da, burası güzelleşsin diye onları büyütmüş, ve turuncuya boyamıştır. Evet onlar çok ama güzeldirler, ama ne bir hayalin içinde nede ilkokula giden bir çocuğun yaptığı resimin içindesinizdir.
İnsan bazen ister ama. Hani şu büyük büyük şehirlerde yaşarsınız ya, gökdelenli, suyun yerine kalabalığın aktığı, insanların kısıtlı imkanları kazanmak için kargaşa yarattıkları, her şeyin üstünüze üstünüze geldiği anlarda…. İşte o an, ilkokuldaki bir çocuğun, hatta belki daha okumayı bile bilmeyen, resim çizmeye yeni başlayan,bir çocuğun resminde olmayı istersiniz… yani olabildiğince basit, sade bir resimin içinde çöp adam olmayı. Yada belki şansınız yaver gider, kaşınız gözünüz saçınızı bile küçük ressamınız çizmiş olur…
*cevahir: İstanbul’da, Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi.
Yola devam edersiniz, ne resmin nede bir hayalin içinde olmadığınızın farkındasınızdır artık. Birebir gerçek hayattasınızdır. O an kaygılarınız, korkularınız sizi sarar, kötü gerçekler bir yerde başlayacaktır. Şimdi belkide, daha profesyonel bir ressamın çizdiği resmin içinde olabilirsiniz… mesela tuvaline karamsarlığı anlatmak için yağlı boyaların her renginden süren, ve renkleri birbiri ile kavga ettirerek karmaşa yaratan…
işte tam bu noktada, yaradanın insanları bazı öğütlerle ve şartlarla yeryüzüne getirdiğini, bu öğütlere uymamanın verdiği zararları düşünürsünüz. O nasıl bir yaradandır ki, önce dünyayı akıl erdiremediğimiz bir şekilde yaratmış, ve insanlara armağan etmiş. Ama elektronik eşyalardan bile daha hassas olan dünyanın, daha güzel yaşanabilmesi için, kullanma kılavuzunu da, insanların en güzeli ile göndermiş. Aslında en güzel resmi çizen O’dur, her şey bir düzende ve yerli yerindedir, biz insanlar, hem resme müdahil olmuş, hem de düzeni bozarak kargaşa yaratmışız.
Bir an en acımasız olan kargaşa geliyor aklıma. Sa-Vaş…
İrkiliyorum, bu güzel, sakin, sesi çıkmayan şehre, nasıl savaş yakışabilir ki? Top, tüfek seslerinin, burada ne kadar ürkütücü duracağını düşünüyorum.
Kullanma kılavuzuna uymayanlar, buradaki düzeni bozmaya gelmişler. Ve kullanma kılavuzuna uymaya çalışan, ama kılavuzumuza sahip çıkmayan, arkasında olamayan bizler de, düzenin bozuluşuna seyirci kalmışız.
Kim bilir, portakal, mandalina, nar ağaçları,ve öten kuşlar ne kadar üzülmüştür. Kuşların ve ağaçların üzülmüş olmalarına üzülmem garip gelmesin size. Kuşlar ve ağaçların yerine koyun kendinizi. Onlar, insanları mutlu etmek için ötmüyorlar mı, yada ağaç meyvelerini insanlara göstermek için, biraz güneşten, biraz yağmurdan, orantılı bir şekilde kendine saklamıyor mu?
Yani savaş boyunca insanları mutsuz gören ağaçlar, kuşlar bütün sene boyunca yaptıklarının heba olduğunu düşününce üzülmemişler midir?
İnsanları bir an bile mutlu görememeleri, portakalın turuncusuna yada kuşun nağmeli şakımasına, bir şey yada bir çok şey kaybettirmemiş midir?,
Yada kim kazanmışdır?
Cennet bile ayakları altına verilen bir annenin, çocukları ölmesin diye çocuklarını küvete sakladığında,
cehennemin dibinde olan rum askerinin, onları kan gölünde bırakması, insanlığa ne kazandırmıştır?
Bir hayvanın ve bitkinin, insanı üzgün gördüğüne üzüldüğünü düşünmem daha insancıl daha mantıklı sanırım. Çünkü benim aklım almıyor, mantığım asla kabul etmiyor, etmeyecek. çoğu hayal ürünü bu gerçeklere nazaran daha cok aklıma yatıyor.
insanın insana eziyet etmesine, insanın yeryüzünü paylaşamamasına ve bundan doğan kargaşa nedeniyle, bırakın cenneti ayakları altında olmayı, bir küvete bile razı olarak, çocuklarını küvete saklayan annenin -yani sadece çocukları ile yurdunda yaşamak isteyen bir anneyi-, o mağdur ve ürkek halde öldürmenin mantığını anlayamıyorum.
Karamsarlığım doruk noktası ulaşıyor.
Ağaçlar ve kuşlar…… sadece sizin, yaradanın, yarattığı o saf halinizle kaldığınızı düşünüyor, ve sadece size inanmak istiyorum.
Yürümeme devam ediyorum… yürüdüğümün daha da farkında olmak istiyorum. Ayaklarımı tak tak yere vuruyorum. Aklıma necip fazılın şiiri geliyor. “kaldırımlar”
“Tak tak ayak seslerimi aç köpekler işitsin.”
Evet, yürüdüğümün daha farkında olmak için, ayaklarımı yere vuruyorum. Rabbime şükrediyorum, şehitlerimden şefaat diliyorum. Şimdi yürüdüğümden daha çok, nerede yürüdüğümün farkında oluyorum… Kıbrıs’ta yürüyorum. Müslüman kardeşlerimin arasında, müslümanca yaşıyorum.
(gerisi gelecek, tamamlanmayı bekleyen bir yazı)
21 Aralık 2007 Cuma
19 Aralık 2007 Çarşamba
ben babamın küçük kızıyım...
ben babamın küçük kızıyım
baba ve kız... kız ve baba ilişkisi.
babam...
babam büyük bir insan. sevilmeyi en çok hakeden insan. dun yanımdaydı, saolsun konferans ıcın geldi.. beni kırmadı....
hem konferansın heyecanı hem de babamla gunler sonra gorusmenın heyecanı... bunların hepsi birleşince ne oluyor? içi kıpır kıpır, yerinde duramayan, heyecandan napcagını bılmeyen bir sba...
konferans harikaydı...konferansta babam harikaydı... onlarla ilgili duygularımı bi dahakı yazıda ayrıca anlatcam..
ama sımdı babamı anlatmak ıstıyorum. yada en azından babamın bır kısmını anlatayım.
dun babamla ayrılırken çok kötü oldum... çok özlemişim babamı.. babamı otobüse bindirdim, gelirken çok kötü oldum. elini öptüğüm an koptum, gözlerim doldu.. kendi kendime yürü dedim bıraz daha durursan babanı da üzeceksin. babama son bi defa bakmadım bile. arkamı döndüm ve yürüdüm. yoldan eve kdr yürürken ise... ağladım hep ağladım..
içim yandı.. biyerlerden birşeyler koptu sanki....
babam.. babalığını son iliğine kadar yaşatan, yaşayan bir insan.... kimse onun kadar çocuğuna babalık yapamaz sanırım. kimse onun kdar çocuğu ile dialog kuramaz sanırım...
babamın babalığı karşısında eziliyorum. daha çok evlat olmak istiyorum.
en büyük isteğim, anne ve babama hayırlı bir evlat olmak... onların yüzünü kızartmamak...
annem ve babam.... allahım sana binlercekez teşekkür ederim bana böylesine bir anne ve baba nasip ettiğin için....
son söz... cep telefonuna atılan mesaj:
"off baba ya ben sizi çok seviyorum bu 1 ay nasıl geçecek bilmiyorum. annemi de öp benim için. sarılamadım sana soyle doyasıya. sen dünyanın en iyi babasısın emin ol."
"bitanem ben de sizi çok seviyorum. siz de dünyanın en iyi çocuklarısınız."
babam benım.. annem benim.. ablam ve abilerim.
hepinizi çok seviyorum. ve çok özlüyorum.
aile sevgisini dibine kadar yaşıyorum... ailesinde mutluluğu tadanlar, hayatta da mutlu olurmuş.
ailesinden uzak yaşayanlar ya? hala mutlu yaşayabilirler mi?
baba ve kız... kız ve baba ilişkisi.
babam...
babam büyük bir insan. sevilmeyi en çok hakeden insan. dun yanımdaydı, saolsun konferans ıcın geldi.. beni kırmadı....
hem konferansın heyecanı hem de babamla gunler sonra gorusmenın heyecanı... bunların hepsi birleşince ne oluyor? içi kıpır kıpır, yerinde duramayan, heyecandan napcagını bılmeyen bir sba...
konferans harikaydı...konferansta babam harikaydı... onlarla ilgili duygularımı bi dahakı yazıda ayrıca anlatcam..
ama sımdı babamı anlatmak ıstıyorum. yada en azından babamın bır kısmını anlatayım.
dun babamla ayrılırken çok kötü oldum... çok özlemişim babamı.. babamı otobüse bindirdim, gelirken çok kötü oldum. elini öptüğüm an koptum, gözlerim doldu.. kendi kendime yürü dedim bıraz daha durursan babanı da üzeceksin. babama son bi defa bakmadım bile. arkamı döndüm ve yürüdüm. yoldan eve kdr yürürken ise... ağladım hep ağladım..
içim yandı.. biyerlerden birşeyler koptu sanki....
babam.. babalığını son iliğine kadar yaşatan, yaşayan bir insan.... kimse onun kadar çocuğuna babalık yapamaz sanırım. kimse onun kdar çocuğu ile dialog kuramaz sanırım...
babamın babalığı karşısında eziliyorum. daha çok evlat olmak istiyorum.
en büyük isteğim, anne ve babama hayırlı bir evlat olmak... onların yüzünü kızartmamak...
annem ve babam.... allahım sana binlercekez teşekkür ederim bana böylesine bir anne ve baba nasip ettiğin için....
son söz... cep telefonuna atılan mesaj:
"off baba ya ben sizi çok seviyorum bu 1 ay nasıl geçecek bilmiyorum. annemi de öp benim için. sarılamadım sana soyle doyasıya. sen dünyanın en iyi babasısın emin ol."
"bitanem ben de sizi çok seviyorum. siz de dünyanın en iyi çocuklarısınız."
babam benım.. annem benim.. ablam ve abilerim.
hepinizi çok seviyorum. ve çok özlüyorum.
aile sevgisini dibine kadar yaşıyorum... ailesinde mutluluğu tadanlar, hayatta da mutlu olurmuş.
ailesinden uzak yaşayanlar ya? hala mutlu yaşayabilirler mi?
16 Aralık 2007 Pazar
ibrahim..
İBRAHİM / aykut kuskaya
ibrahim, içimdeki putları devir elindeki baltayla
kırılan putların yerine yenilerini koyan kim
güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrahim, güneşi evime sokan kim
hazana durmuş bahçelerin
solgun aydınlığında gül
düşmüş çilelerin son yaprağı da
kucağına gül
bin nemrut yüklendi omuzlarına
bir nemrut''un ocağını
bin uşakla harlasalar ateşi
yine dönüşür ibrahim''e gül (nakarat)
yanmaktadır, yakılmaktadır
kor olmuştur yürekler
yeter ihya için bir selamın
bağdat ile şam''a gül
... nakarat
(dipnot: bu eser, aykut kuşkayanın ilk albümünde yer alıyordu. ilk iki kıtası Asaf Halet Çelebi 'ye aitmiş.)
özellikle koyu renklı dizeler çok hoşuma gidiyor.
ibrahim, içimdeki putları devir elindeki baltayla
kırılan putların yerine yenilerini koyan kim
güneş buzdan evimi yıktı
koca buzlar düştü
putların boyunları kırıldı
ibrahim, güneşi evime sokan kim
hazana durmuş bahçelerin
solgun aydınlığında gül
düşmüş çilelerin son yaprağı da
kucağına gül
bin nemrut yüklendi omuzlarına
bir nemrut''un ocağını
bin uşakla harlasalar ateşi
yine dönüşür ibrahim''e gül (nakarat)
yanmaktadır, yakılmaktadır
kor olmuştur yürekler
yeter ihya için bir selamın
bağdat ile şam''a gül
... nakarat
(dipnot: bu eser, aykut kuşkayanın ilk albümünde yer alıyordu. ilk iki kıtası Asaf Halet Çelebi 'ye aitmiş.)
özellikle koyu renklı dizeler çok hoşuma gidiyor.
14 Aralık 2007 Cuma
ilan : itina ile organizasyon düzenlenir.
neyin peşindeyim?
bugünlerde hayat baya bi yoğun geçiyor. son sınıf olmam nedeniyle, bitirme projesi olarak, sosyal sorumluluk içeren bir halkla ilişkiler kampanyası düzenlememiz gerekiyordu.
ne yapabiliriz diye düşündüm, düşündüm.... kıbrısın genel durumunu da göz önünde bulundurarak, sosyal korunmaya ihtiyacı kimin olabilir diye düşündüm; ve bunlar arasından yaşlıları seçtim. ama farklı olsun, gerçekten bir yararı olsun, yapacağımız şeye değsin istedim.
bu yüzden yaşlıları eğlendiren, moral günleri vs farklı olarak, kalıcı bir çalısma yapalım dedik...
ve burda lefkoşa basta olmak üzere, kıbrıs genelındeki tüm belediye ve rehabilitasyon merkezleri ile, bakım evleri, yardım dernekleri, sağlık bakanlığına bağlı sosyal hizmetler daresi ile görüşerek, onları bilinçlendircek, farkındalığını arttıracak, ve kıbrıs genelinde bu işle uğrasan herkesi çağırarak, sorunlarını paylaşacak bir platform oluşturmayı amaçladık...... bu yüzden de bir sosyolog prof çağırdık, bu konuda avrupanın çeşitli yerlerınde incelemelerde bulunmuş. "yaşlılık olgusu, yaşlı bakımı ve isveç örneği" adlı bir konferans verecek.
nasıl tepkiler aldım? bizzat ben görüştüm her yer ile. çok güzel tepkiler aldım. insanlar böyle etkinliklere açlar burda. ve bu kıbrısta ilk defa olacak bişi. yanı bu konuya kıbrısta ılk defa değiniliyor....
bakalım, koşuşturma işleri bitiyor gibi... yarın son olarak gazetelere gidicem, ve yazdığım basın bildirisini teslim edeceğim.
bu işler gerçekten uğraşlı, zaman alan, ve koşuşturma isteyen işler... ama seviyorum sanırım işimi. sürekli yeni insanlarla tanışmak, onlardan tepkiler almak hoşuma gidiyor. güzel işler yapacağıma inanıyorum.
konferansımız salı günü sizleri de bekleriz :)
bugünlerde hayat baya bi yoğun geçiyor. son sınıf olmam nedeniyle, bitirme projesi olarak, sosyal sorumluluk içeren bir halkla ilişkiler kampanyası düzenlememiz gerekiyordu.
ne yapabiliriz diye düşündüm, düşündüm.... kıbrısın genel durumunu da göz önünde bulundurarak, sosyal korunmaya ihtiyacı kimin olabilir diye düşündüm; ve bunlar arasından yaşlıları seçtim. ama farklı olsun, gerçekten bir yararı olsun, yapacağımız şeye değsin istedim.
bu yüzden yaşlıları eğlendiren, moral günleri vs farklı olarak, kalıcı bir çalısma yapalım dedik...
ve burda lefkoşa basta olmak üzere, kıbrıs genelındeki tüm belediye ve rehabilitasyon merkezleri ile, bakım evleri, yardım dernekleri, sağlık bakanlığına bağlı sosyal hizmetler daresi ile görüşerek, onları bilinçlendircek, farkındalığını arttıracak, ve kıbrıs genelinde bu işle uğrasan herkesi çağırarak, sorunlarını paylaşacak bir platform oluşturmayı amaçladık...... bu yüzden de bir sosyolog prof çağırdık, bu konuda avrupanın çeşitli yerlerınde incelemelerde bulunmuş. "yaşlılık olgusu, yaşlı bakımı ve isveç örneği" adlı bir konferans verecek.
nasıl tepkiler aldım? bizzat ben görüştüm her yer ile. çok güzel tepkiler aldım. insanlar böyle etkinliklere açlar burda. ve bu kıbrısta ilk defa olacak bişi. yanı bu konuya kıbrısta ılk defa değiniliyor....
bakalım, koşuşturma işleri bitiyor gibi... yarın son olarak gazetelere gidicem, ve yazdığım basın bildirisini teslim edeceğim.
bu işler gerçekten uğraşlı, zaman alan, ve koşuşturma isteyen işler... ama seviyorum sanırım işimi. sürekli yeni insanlarla tanışmak, onlardan tepkiler almak hoşuma gidiyor. güzel işler yapacağıma inanıyorum.
konferansımız salı günü sizleri de bekleriz :)
13 Aralık 2007 Perşembe
her telden.
hastalıgım gecti gibi.. bunu nerden anladım? bıraz once ılacımı unuttugumu anladım.. ki hastayken iyileşeyim diye deli giibi ilaç içiyordum.
neyse hastalık muhabbeti baydı farkındayım. artık daha cıddı bır sorunum var. öncelikli ve sürekli sorunum öz-lem...
yaa ben çok özledim annemi, babamı, abimleri, ablamı, ve belki eniştemi... teyzemleri anneannemi herkesiiiiiiiiii.....................
(arkada yalın- alışmak zorundayım şarkısı çalar)
bu sefer hersery gozumde tütüyo gercekten.. güzel ama biliyor musun, anneni babanı özlemek...
bunu nerden çıkardım? gecenlerde allaha şükrettim; bana özlenecek kalitede anne baba nasip ettiği için... geçenlerde arkadaşlara oturmaya gittik.. herkes tailten bahsediyor.. bi kiz, tatiildeyken çok sıkıldığını bu yüzden staj yaptıgını söyledi. sonrasında kızın söylediği bi cümle beni, ona kitledi.."düşünsene ya facia ......evde anne baba var" dedi.
ilginç gerçekten ardında psikolojik, sosyolojik etmenler yatıyordur hehralde:) belki de kapitalizm birşeyler yapmışlardır bu aile düzenine:) kızın aklında bir soruun yoktur yanı emin olun...........
o zaman napalım?
bu large düzenin aksine aileeeeeeeeeeeeeeeeee önemlidir, sevgi ister, emek ister diyoruz.
neyse hastalık muhabbeti baydı farkındayım. artık daha cıddı bır sorunum var. öncelikli ve sürekli sorunum öz-lem...
yaa ben çok özledim annemi, babamı, abimleri, ablamı, ve belki eniştemi... teyzemleri anneannemi herkesiiiiiiiiii.....................
(arkada yalın- alışmak zorundayım şarkısı çalar)
bu sefer hersery gozumde tütüyo gercekten.. güzel ama biliyor musun, anneni babanı özlemek...
bunu nerden çıkardım? gecenlerde allaha şükrettim; bana özlenecek kalitede anne baba nasip ettiği için... geçenlerde arkadaşlara oturmaya gittik.. herkes tailten bahsediyor.. bi kiz, tatiildeyken çok sıkıldığını bu yüzden staj yaptıgını söyledi. sonrasında kızın söylediği bi cümle beni, ona kitledi.."düşünsene ya facia ......evde anne baba var" dedi.
ilginç gerçekten ardında psikolojik, sosyolojik etmenler yatıyordur hehralde:) belki de kapitalizm birşeyler yapmışlardır bu aile düzenine:) kızın aklında bir soruun yoktur yanı emin olun...........
o zaman napalım?
bu large düzenin aksine aileeeeeeeeeeeeeeeeee önemlidir, sevgi ister, emek ister diyoruz.
8 Aralık 2007 Cumartesi
hastayım ve yalnızım :(
çok hastayım...
"boğazlarım" değil, "boğazım" şişti.. yada bademciklerim şişti. nefes almakta zorlanıyorum, hiçbirşeyden tat almıyorum.
ve yalnızım. hastayken bana bakacam kımsem bıle yok..
ne olcak bu halim bilmiyorum. annemın yaptığı tarifi denedim biraz önce. yani elma kabuğu, tarçın, karanfil, ıhlamur kaynatıyorsun, sora bal koyup bardaga karıstırıp ıcıyorsun. annem yapınca güzel oluyordu sanki. ama şimdi yaptım ve içemedim.
nazlanmadan içmek güzel olmuyormuş....
annnnneeeee seni istiyorum. babamı da istiyorum o da ilgilenirdi benle. benı doktora goturmek ısterdı ama ben gıtmezdım...
annneeeeeee bbababaaaaaaaaaa ıstanbuuuuuuuuuuul
ve bayram :(
"boğazlarım" değil, "boğazım" şişti.. yada bademciklerim şişti. nefes almakta zorlanıyorum, hiçbirşeyden tat almıyorum.
ve yalnızım. hastayken bana bakacam kımsem bıle yok..
ne olcak bu halim bilmiyorum. annemın yaptığı tarifi denedim biraz önce. yani elma kabuğu, tarçın, karanfil, ıhlamur kaynatıyorsun, sora bal koyup bardaga karıstırıp ıcıyorsun. annem yapınca güzel oluyordu sanki. ama şimdi yaptım ve içemedim.
nazlanmadan içmek güzel olmuyormuş....
annnnneeeee seni istiyorum. babamı da istiyorum o da ilgilenirdi benle. benı doktora goturmek ısterdı ama ben gıtmezdım...
annneeeeeee bbababaaaaaaaaaa ıstanbuuuuuuuuuuul
ve bayram :(
7 Aralık 2007 Cuma
öğrenciyim, mutsuzum....
öğrenciyim, öğrencisin, öğrenciler ...
yanı sefalet dolu bi hayat... hiçbirseyim tam olarak gitmediği..(hele yaşadığın yer sürekli"sorun" kelimesi ile beraber anılıyorsa... yanı" kıbırs" ve "sorun".... "sorun" ve "kıbrıs"...... size bile hiç yabancı olmuyor olsa gerek.......................................)
küresel ısınma olmasın ne oollurrrrr allahım... ben bu sussuzlugu 3 gun cektım ve dersımı aldım. herkes suyunu idareli kullansın...
suyumuz yok, elektiriğimiz bi acayip... ve ben mutsuzum..
allahım ıstanbul....istanbul...istanbul...
illede istanbul..............
yanı sefalet dolu bi hayat... hiçbirseyim tam olarak gitmediği..(hele yaşadığın yer sürekli"sorun" kelimesi ile beraber anılıyorsa... yanı" kıbırs" ve "sorun".... "sorun" ve "kıbrıs"...... size bile hiç yabancı olmuyor olsa gerek.......................................)
küresel ısınma olmasın ne oollurrrrr allahım... ben bu sussuzlugu 3 gun cektım ve dersımı aldım. herkes suyunu idareli kullansın...
suyumuz yok, elektiriğimiz bi acayip... ve ben mutsuzum..
allahım ıstanbul....istanbul...istanbul...
illede istanbul..............
istanbul...

İstanbul’da yaşamak mı zordur,
yoksa
İstanbul’u yaşamak mı zordur?
Yaşanılan zor bir şehir olunca, anlatması da bir o kadar zor oluyor.. Bu şehirde yaşamak mı zordur, yoksa İstanbul’u yaşamak mı zordur? İşte bunu açıklığa kavuşturmak için İstanbul’u anlatmaya bir yerden başlamalı… İstanbul’a herkes kendi penceresinden bakar, “İstanbul” denince, herkesin gözünde farklı farklı kareler canlanır… Belki Sultanahmet, belki Kapalı Çarşı, belki Beyâzıt, belki de Üsküdar’da Kız Kulesi… ya da boğaz, ya da Çamlıca….. Ya da Eminönü’nde Yeni Camiî’de uçuşan kuşlara yem verdikten sonra, yapılacak olan bir vapur sefası ve kendini Anadolu yakasına atış…. Ruh haliniz nasılsa, her ruha bürünecek bir şehir var karşınızda…
Bu kalabalık şehrin her ruha bürünmesi garip gelmesin size. Bir büyü vardı muhakkak, dünyaya hükmeden bir devletin başkenti olmasında, peygamberin müjdesiyle fetih edilmesinde, bunca senedir şiirlere yazılara baş konu olmasında, uğruna ne şehirler, ne sevgililer terk edilmesinde… Bu yaşlı şehirde, asırlardır, herkes kendine özgü bir şeyler bulmuş olmalı ki, uğruna bu kadar mücadele verilmiş. Belki de bu yüzden, İstanbullu olan herkes kendini şanslı hissediyor. Ya da herkes İstanbullu olduğunu söyleyerek, kendini şanslı hissetmek istiyor.
İşte ben de bu insanlardan biriyim. Kimin İstanbullu olup olmadığı tartışılır, ama bence de, kendini İstanbullu hisseden İstanbulludur. Doğduğu şehri insan övgü kaynağı yapar mı bilmiyorum, ama İstanbullu biri, bu şehirde doğduğu için bile kendiyle övünebilir. Bu şehirde doğmak bu derece mühimse, yaşarken neler hissedildiği, her insanın kendi hikâyesinde saklıdır ve bu yine İstanbul’da saklıdır.
Benim hikâyemde, bu şehrin, Anadolu yakasında Kadıköy’de geçiyor. Öncelikle Anadolu yakasından bahsetmek yerinde olacak. Anadolu yakası, asıl İstanbul değilmiş eskiden. İnsanlar Avrupa yakasında, işlerine gider, kışın oturur, yazın veya gezmek için Anadolu yakasına geçermiş. Bu yüzden olsa gerek, sahil kesimlerde ve o zamanki yerleşim birimlerinde, şimdiki İstanbul’un modern yapısına ters olarak, iki- üç katlı binalar dikkat çeker. Moda’da, Bağdat cadde’si boyunca, Erenköy, Fenerbahçe vb yerlerde hâlâ daha yazlık havası vardır. Moda’da genelde çok eski İstanbullular yaşamlarını sürdürürler. Kadıköy, Göztepe, Erenköy, Maltepe, Kartal, Pendik diye giden Anadolu Yakası, Avrupa Yakasına göre, daha sakin daha çok yaşanacak bir yerdir. Burada iş merkezleri daha az, yoğunluk daha azdır. İstanbul’un ürküten kalabalığı burada daha sakin bir haldedir.
Ama Kadıköy meydanda yürüdüğünüz zaman, bu dediğim beni haklı çıkarmayabilir. Sayısını bilmediğim mağazaların, Kadıköy meydanını süslediğini, ve tüketim meraklısı şehirleşmiş insanların, mağazaları doldurduğunu hayâl edin… İşte bu İstanbul’un dikeni olsa gerek…
Kalabalığı yarıp, eve gitmek istenildiğinde, zamanı alan trafik, İstanbul’a bağlı olmayan birini, bu şehirde yaşamaktan vazgeçirebilir. Ama her ne olursa olsun, ben ve ailem bu şehirde yaşamaktan vazgeçemeyeceğiz gibi görünüyor.
Kadıköy merkezden (gerçi artık merkez diye bir kavram kalmayacak gibi) arabayla on beş dakika uzunlukta, yine Kadıköy’e bağlı, Göztepe semtinde oturuyoruz. Apartmanımızın bahçesi uzun, büyük bir bahçe. Şimdilerde İstanbul’daki bütün apartman bahçelerinde olduğu gibi araba parkı olarak kullanılıyor. Ama çok eskiden, yani benim çocukluğumda, top oynayacak yer bulabiliyorduk. Aynı apartmanda yaşadığım kuzenlerim, bu konuda pek şanslı değiller. Ne yazık ki artık oyun alanları, arabaların park yeri oldu. İstanbul’da yaşamak güzel de, işte kalabalık şehirde yaşamak için insanın bazı şeylerden feragat etmesi gerekiyor.
Top oynama özgürlüğün, topun arabaya çarpmaması ya da topun caddeye çıkmaması şartı ile gerçekleşebiliyor.
Ama her şeyin bir telafisini de şehir kendi içinde sunuyor. Bunun için, ya büyük oyun alanları sunuyor, ya da anne babaları lunaparklara büyük eğlence merkezlerine taşıyor. İstanbul’un Anadolu yakası da, Avrupa Yakası gibi gün geçtikçe büyüyor.
İstanbul bu yüküne rağmen hâlâ çok fazla göç alıyor. Ne duranlar vazgeçip gidebiliyor, ne de, gelenlerin sayısı düşüyor. Her ne olursa olsun, Göztepe’den otobüse binip Kadıköy’e on beş dakika sonra varıp, herkesle beraber vapur beklemek, insanları yararak vapura binmek, ve vapurun üst katında, -yani İstanbul’u en güzel görecek yerden- yer kapmak için binlerce insan çaba sarf ediyor.
İnanın ki, o vapura binip, üst balkondan yer kapabildiysem, ve gelen görevliye bir çay ısmarlayabildiysem onu günümün kârı olarak sayıyorum. O an ne İstanbul’un kalabalığı, ne trafiği kalmıyor.
Boğaz köprüsünün o muhteşem görüntüsü, Topkapı sarayının, adeta en güzel yeri kapışı, kız kulesinin Avrupa yakasına geçerken biz, usulca el sallaması, Sultanahmet cami ile Ayasofya’nın birbirine sadakatı sizi kendine bir kez daha aşık ediyor.
Aşığın gözü kördür misâli, sadece hikâyelere güzelliklere dalıp gidiyorsunuz. O zaman belki Osmanlı’yı düşünüyorsunuz, belki Fatih’in on yedi yaşındaki cesareti ile bu güzellikleri bize kazandırdığını ya da Galata Kule’sine bakarak Hazerfen Çelebi’yi düşünüyorsunuz cesaretine ve zekâsına hayran oluyorsunuz.
Bir taraftan kalabalık olan vapurun etrafını, martılar sarmış. İnsanlar mis gibi deniz havasını içlerine çekip, martıların karnını simitle doyuruyor. Karnı simitle doyan martılar şanslı, en az o vapurda olanlar kadar…
Bütün bunlar olurken, bir bakmışsınız insanlarda bir kargaşa, kimsenin kimseye sabrı kalmadığı bu zamanda herkes önce inmek derdinde. Herkesin kendine göre haklı sebepleri var, kimi evine yetişmek istiyor, kimi okuldan çocuğunu alacak kiminin de başka bir meşgalesi var. Bir şekilde iniyorsunuz, ama hep acele etmek zorundasınız, çünkü vapurdan inen kadar, binen de olacak. Bütün gün devran böyle gidiyor.
Kendinizi Eminönü’ne attınız, balık ekmek kokar sahilde, tabi insanlar da bu kokuya dayanamaz. Balık ekmekçileri geçip, alt geçite doğru gelirsiniz. Alt geçitte çantanıza dikkat ederek, tranvaya binersiniz. Sirkeci, Sultanahmet, Beyazıt, Laleli… Buraları yürüyerek gezmek, ve İstanbul’un o modern halini arka planda bırakmak, padişahların atlarla caddelerde yürüdüğünü hissetmek… yani tarihi hissetmek…. İstanbul’un en sevdiğim yanı.
Ama bir metroya binerken, ya da gerçekleşecek olan Marmaray projesini duyduğumda, ya da Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi olan Cevahir’e gittiğimde İstanbul’un modernize olmuş hali de çok hoşuma gidiyor. Geçmişle bugünün iyi bir ikili olduğu bir yer burası.
Dönüşünüzde, yine vapura binip, Kadıköy’e geldiğinizde, sahilden yukarı doğru çıkın ve vaktiniz varsa Bahariye’ye doğru yürüyün, yada tarihi Moda tranvayına binip, bir de aşıkların buluştuğu Moda sahiline uğrayabilirsiniz. Yada gezmekten yorulduysanız, Bahariye’de gidin bir sinema seyredin.
İstanbul’da yapacak çok şey var. Seçim sizin. İsterseniz, İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan bir tiyatro seçin. Hafta sonunu bir oyunla değerlendirin.
İstanbul’da vakit geçirmeyi bilmek lazım. “An” ın değerini bilmek lazım. Ufacık kaçamaklarla, şehrin sunduğu olanaklarla, şehrin kalabalığı ya da kısaca “İstanbul’un dikenleri”diyelim, ortadan kalkıyor.
Ben bunaldığım zamanlarda kendimi Çamlıca’ya atarım. Yeditepe İstanbul’a tepeden bakmak, bana müthiş bir haz veriyor. Sanırım diyen doğru demiş, “Ahirette iman, dünyada mekán’’ diye.
Sana en kısa zamanda tekrar, tepeden bakmak dileğiyle
İstanbul…
Ekim-2006 / Kıbrıs- Lefkoşa….
5 Aralık 2007 Çarşamba
"kuşatılmamış alan"ne demek yahu?
kuşatılmamış tek alanım...
peki kuşatmak ne demek?
Çevresini sarmak, çevrelemek, çevirmek, abluka etmek, ablukaya almak, ihata etmek, muhasara etmek..(tdk.gov.tr)
işte burası da benım duygu ve düşüncelerimin çevresinin sarılmadığı tek alanım............
peki kuşatmak ne demek?
Çevresini sarmak, çevrelemek, çevirmek, abluka etmek, ablukaya almak, ihata etmek, muhasara etmek..(tdk.gov.tr)
işte burası da benım duygu ve düşüncelerimin çevresinin sarılmadığı tek alanım............
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
