30 Kasım 2008 Pazar

ah bu ben... ve ay bu ben...

Ah bu ben…

Ben, ben, ben… her zaman bunu yapıyorum galiba.. yine bir Pazar günü ve yine stresli bir “ben”… çocukluğumdan beri sevmiyorum bu Pazar günlerini. Pazartesine hazırlıkla geçen bir gün. Tabi bir de ben… hafta sonu yapması gerekenleri 2 güne bölmeyip, tüm yükü Pazar gününe yükleyen ben… yine yarın kurs var, kursun sınavı var, ve kitap açmamış olan bir ben var. Ezberlenmemiş kelimeler, çalışılmayan konular var. Bunların uğruna bütün gün dışarı çıkmayıp evde kalan bir ben var. Ama “evde kalıpta ne yaptın be tembel” diyen bir ben daha var :)

Bu durumda sorumluluğu bilen bir tembel şeklinde bir betimleme olabilir diye düşünüyorum sayın okuyucular. Okuyucular kim pardon? Ben, sen, o… en fazla 3 kişi. Belki öteki, beriki de vardır sayın yazıcı? Olabilir mi dersin? Öteki, beriki sen de okuyorsan tüm bunları ses et bari.

Öteki ve beriki senden beri geliyorum taa bu tarafa, sahsıma. Ah bu beni ne yapacağız be beriki ve öteki? Bazen sıkılıyorum inan ki her şeyden.

Ah diyorum şöle ben de desem Bülent ablam gibi, “ sefaaaam olsun oooooh”.

sayın sefa seni bekliyorum beri gel.... :)

5 Kasım 2008 Çarşamba

görülen güzellikler..

Bugün sahilde bir güvercin gördüm.
Gagasını dayamış su birikintisine kana kana su içiyordu.
Teşekkür ediyorum Allah’ım tüm bu güzellikler için.

2 Kasım 2008 Pazar

"Ben" olma isteği



Son günlerde otomatiğe bağlandı “kendim”. Bütün yazılımları yapıldı “kendimin”. Tıkır tıkır işliyor maşallah. Hissiz, hatasız, hızlı…

“Kendim” sabah almanca kursuna gidiyor. Çokça ders, biraz hoşbeş. Derse başlamadan önce çokça içine İstanbul havası çekiyor. Çok, ya da az.. nihayetinde son buluyor. Miktarın bir anlamı kalmıyor, dibine yaklaştığında. Sonra “kendim” kurstan çıkışta tekrar bir İstanbul havası çekiyor içine denizin tam ortasından. Akşam da tık demiyor o zaman, sorunsuz işliyor. Sonra, eve varıyor. Kursta hocaları tarafından verilen ev ödevlerini yapıyor. Saat 12’yi vurduğunda, son direktifin verilmesiyle uyuyor. Telefonunun saat 7.20’de çalması gerektiği gibi o da aynı gereklilikle gözlerini açıyor yeni doğan sabaha.

Yeni gün kim için doğuyor? Bunu hiçbir zaman düşünmüyor.

Saat tam 8.30’da, her sabah büfenin orda karşılaştığı tanımadığı kızı, ertesi sabah yine görüyor, yine görüyor. Telaşına bakılırsa, eminim kız da düşünmüyor, yeni doğan sabahın kim için doğduğunu. Eminim o kıza da sorulmuyor.

Yeni doğan sabahta ne yapmak istediği.

(Bu soru tesadüfen sorulmuş bir soru değil. Belki kendimin her gün aynı kaldırım taşında, aynı dakikada o kızla karşılaşması kadar tesadüfi bir soru. )


Bu süreçte hislere, düşüncelere yer vermiyor kendim. Sadece eksiksiz bir şekilde yapılması gerekenleri yapıyor. Sabahları motorda bazen dalıyor düşüncelere, 8.50 motoru 9.10’da karaya yaklaşıncaya kadar. Bu gerekliklere harfiyen uyuyor, başka gereklikler elde etmek için.

"Kendim" biliyor, hayatın doğal sürecinin bunu gerektirdiğini. Yapılması istenilenler ile yapılmak zorunda olunanların her zaman çakışacağını. Her yeni doğan sabaha, farklı isteklerle başlanabileceğini. Ama her yeni doğan sabahta isteklerinden birini unutmak gerektiğini. Geride bırakılan isteklere rağmen, belki çoğu özlemlere rağmen, zorunluluklarla her gün biraz daha bütünleşmek gerektiğini.

Bu bir isyan yada başkaldırı değil, sadece bir yakarış. “Ben” olma isteği.