Endülüs seni dinledim, gözlerim kapalı.
İzlediğim bir filmde , “her şehrin bir sesi vardır, dinle onu, sana kendini anlatır” denmişti. Filmde geçen bu replik nedeniyle, her gittiğim şehirde, önce şehri dinlerim ben. Şehrin sesi, size gerçekten onu anlatır. Ne okuduklarınız, ne de duyduklarınız onun size anlattıkları kadar gerçektir.
İstanbul örneğin, susmaz hiçbir zaman. İstanbul’un o tatlı karmaşasını İstanbul’un sesinden anlarsınız. Hüzünlü bir vapur sesi, şehirdeki insanların birbirlerine olan mesafelerini anlatır, ayrılıkları anlatır. Sokaktaki adamın ” simitçiii” diye bağırması, milyonlarca insanın o koca şehre tutunma çabasını anlatır. Bir mücadele meydanıdır İstanbul, Fatih’i anlatır.
Ve Endülüs. Endülüs ne anlatır? Önce gitar sesleri duyarsınız her yerden. Aslında hoşunuza gider bu sesi duymak. Ama sonra bu şehirde neden bu kadar müzik var diye sorgulamadan yapamazsınız. Sanki başka bir sesi bastırmaya çalışır gibi, kasıtlı bir eylem gibi.
Evet müzik sesi şehrin hüznünü bastırır bu ülkede. Özünü kaybettirir, Endülüs’ü alır elimizden. Bu kadar eğlence, bu kadar zevk, sefa bu güzel memleketi , Endülüs’ü alır avucumuzdan. Sonra keşkeler… Allah Konstantinopel’i İslambol yapan Müslümanları nasıl ödüllendirdiyse, Endülüs’ü elimizden alarak öyle cezalandırmış bizleri. Müslümanların İspanya’daki ayak izleri, bir turistin ayak izlerinden başka bir şey değildir artık.
İstanbul’da her Anadolu yakasından, Avrupa yakasına geçtiğimde sessizce teşekkür ederim ben, önce Allah’a, sonra Fatih’e. Ayasofya’yı, Eminönü’nü her gördüğümde, İstanbul’un güzelliğinin her idrakına varışımda, yazın sıcağında çantaları sırtlarında gördüğüm her turist kafilesinde İstanbul bizim, bizim derim ben. Böyle bir yeri kaybetmek, Romalılar için ne kadar zor olmuştur, acaba buraya geldiklerinde ne düşünüyorlar, ne hissediyorlar diye sorgularım ben. Kendimi özel hissederim, İstanbul’u sahiplenirim ben.
Endülüs’te bir turist olmak, bunun nasıl bir şey olduğunu anlattı bana. Cezalıydım, cezalıydık sanki. Dolaşırken bu şehirde, yana yakıla, sokak sokak Müslümanların ayak izlerini aradım. En çok bu şehirde turist olmak dokundu bana. Bir zamanların en büyük camisi Kurtuba Cami’nin tam ortasına sevimsizce kondurulan Katedral, sessiz bir çığlık gibiydi. Rehber anlatırken, “ Müslümanların ibadet için bir camiye ihtiyaçları vardı, bunun için vakitleri yoktu, o yüzden bu farklı farklı sütunları kullanarak büyük bir cami yaptılar” demişti. İbadet için beklemeye tahammülü olmayan Müslümanların yaptığı bu camide, caminin orta yerine bir gecekondu gibi kondurulan katedralin içinden geçerken, birkaç turist ayak izi bırakabildim ben sadece.
Şaşası ile göz dolduran El- Hamra sarayına gittiğimde, her yerde “ Allah’tan başka galip yoktur” sözünü okuyunca, “Böbürlenme insanoğlu, mal, zevk, sefa geçicidir, her şey Allah’ındır.” düsturunu çıkardım ben. Mabella’da o güzel camide, kıldığım iki rekat namaz ile, caminin avlusunda gördüğüm Arap teyze ile hüznümü paylaştım ben. Toledo’da cami, kilise, sinagogun aynı yerde seneler boyu ayakta kaldığını görmek, caminin bakımsız bir yapıdan ibaret olmasına rağmen, varlığını bir şekilde sürdürdüğünü, en azından o yapıdan hala “cami” diye bahsedildiğini görmek, orda yaşayan üç milyon Müslüman için dua etmeme vesile oldu. Allah orda yaşayan Müslümanların kendilerini ve kimliklerini korumalarına yardım etsin diye. Allah Müslümanları bir daha böyle cezalandırmasın diye.
Malaga’da, Tarif’te Müslümanlardan izler bulamadım. Bir gitar sesi vardı sadece, uzaktan uzağa çalan, ve şehrin çığlığını bastıran…