30 Haziran 2013 Pazar

aklıma gelen tatsız her ne varsa, onların tadını bi unutayım ben olma mı?

Ah Pazar Pazar ne yazılır, ne anlatılır?
Her Pazar bir gezme dürtüsüyle uyanıyorum. Güne güzel başlamak için güzel bir kahvaltı, aile ile muhabbet faslı ve sonrasında şu dürtü : “ hadi güzel bir şeyler yapalım da mutlu olalım”.

“hadi mutlu olalım” diye yaptığım ne kadar çok şey var benim. Bireyselciliğim mi arttı diye sosyolojik bir analizle yaklaşmayınız lütfen bana ama, zaman zaman böyle olmalı bence. Ruhunuzu hoş eden ne varsa, belki güzelce giyinip gezmelere çıkmak, belki çok sevilen birkaç dost yüzü ile hasbihal. Kendimi şımartıyorum zaman zaman ben, seviyorum da :) aklıma gelen tatsız ne varsa, onların tadını bi unutayım diyorum.
Her gülümseme de bir sadaka ise, niye cimrilik yapalım?

Ah bir de ağırdan ağıra gelen bir ramazan var ki.. yaşayalım maneviyatı layıkıyla, temizlenelim. Güzel sofralar kuralım.


Şimdi yazıma burda son veriyorum, salıncakta sallanırken zor oluyormuş yazmak :)

27 Haziran 2013 Perşembe

Özlenen kareler

 Şehirler, mekanlar değişmeli arada. Bulunduğu yerden çıkıp da insan, bi' de öyle bakmalı kendine.

 Ters düz olmalı insanın bazen tüm alışkanlıkları. Her gün aynı camdan bakmamalı, her gün aynı yüzleri   görmemeli.

Yeniliktir insanı güzel yapan.

Bir de bu şehir, başka bakıyor sanki bana. Ben de ona.
Yaşanmışlıktan mı bilmem, ama seviyorum seni.



22 Haziran 2013 Cumartesi

kendimi seviyorum



"İyi müziğin her türlüsünü severim" diye artistik bir lafla başlamayacağım. Ama severim, iyi müziği, canlı müziği.

Videoda dinlediğiniz kişi Viyana'da bir sokak sanatçısı. Onu tesadüfen tanıdım. Geçen sene yorgun gecen kütüphane günlerinın akşamlarında kendimi orda bulurdum, bir saat boyunca konsere gitmiş edasıyla onu dinlerdim. Mezun olma kaygısıyla, geçen sene bu sıralar teker teker vedalaştığım Viyana sokakları gibi, Viyana'dan ayrılırken onla da vedalaşmıştım.. Sonra Ekim ayında gelişimde yine dinledim birkaç kez... ve şimdi yine... Viyana'nın nesi meşhur deseler, sanki Makedonyalı bu sokak sanatçısı diyeceğim. Belli zaman sonra o beni artık diğer dinleyecilerinden ayırt etti, yolda karşılaştığımız zaman selamlaşmaya, şimdi de görünce hasbihal etmeye başladık. Dün de ricam üzerine bana bir sürü Cat stevens şarkısı söyledi. Cat stevens şarkılarını gerçekten çok iyi söylüyor. Sohbetimizde  Türk yemeklerini gerçekten sevdiğini söyledi. Birkaç Türkçe kelime ile bana sempatiklik yaptı.
..
Üzgün zamanlarımda artık kendimi mutlu etmeye çalışmam gerektiğini anladım.
İnsan, duygularının esiri değil aslında. Ya da ben bu kadar esiri olmamalıyım.
"Kendimi seviyorum" diye tekrarladığım zamanlarda, işte bunu yapmaya çalışıyorum. Sadece kendimi sevmiyorum, ama kendimi de sevmeliyim.
Çok fazla kırılırım korkusuyla, yaşayamam artık.
Sadece iyi insanlar tanımış olabilirim hayatımda. Rabbimin bu lütfu. Ama Onun sınavı da var. Korkarım bu imtihandan. Bu yüzden dua ederim çok kez, "hep iyi insanlar beni bulsun Rabbim" diye.

Ve anladığım bir şey var ki, cidden önemli.
Varsayımlar, insan ilişkilerinin en büyük düşmanı aslında.
Güvenmekten ve inanmaktan başka çare yok bazen.
Varsayımlar tutar tutmaz bilinmez.
Dilin gücü dua.
Korusun Allah hepimizi, anne karnının en güvenilir yerine yerleştirdiği ufacık bir bebek gibi.
Amin.



Endülüs



Endülüs seni dinledim, gözlerim kapalı.

İzlediğim bir filmde , “her şehrin bir sesi vardır, dinle onu, sana kendini anlatır”  denmişti.  Filmde geçen bu replik nedeniyle, her gittiğim şehirde, önce şehri dinlerim ben. Şehrin sesi, size gerçekten onu anlatır. Ne okuduklarınız, ne de duyduklarınız onun size anlattıkları kadar gerçektir.

İstanbul örneğin, susmaz hiçbir zaman. İstanbul’un o tatlı karmaşasını İstanbul’un sesinden anlarsınız. Hüzünlü bir vapur sesi, şehirdeki insanların birbirlerine olan mesafelerini anlatır, ayrılıkları anlatır. Sokaktaki adamın ” simitçiii” diye bağırması, milyonlarca insanın o koca şehre tutunma çabasını anlatır. Bir mücadele  meydanıdır İstanbul, Fatih’i anlatır. 

Ve Endülüs. Endülüs ne anlatır? Önce gitar sesleri duyarsınız her yerden. Aslında hoşunuza gider bu sesi duymak. Ama sonra bu şehirde neden bu kadar müzik  var diye sorgulamadan yapamazsınız. Sanki başka bir sesi bastırmaya çalışır gibi, kasıtlı bir eylem gibi.  

Evet müzik sesi şehrin hüznünü bastırır bu ülkede. Özünü kaybettirir, Endülüs’ü alır elimizden. Bu kadar eğlence, bu kadar zevk, sefa bu güzel memleketi , Endülüs’ü alır avucumuzdan. Sonra keşkeler… Allah Konstantinopel’i  İslambol yapan Müslümanları nasıl ödüllendirdiyse,  Endülüs’ü elimizden alarak öyle cezalandırmış bizleri. Müslümanların İspanya’daki ayak izleri, bir turistin ayak izlerinden başka bir şey değildir artık. 

İstanbul’da her Anadolu yakasından, Avrupa yakasına geçtiğimde sessizce teşekkür ederim ben, önce Allah’a, sonra Fatih’e.  Ayasofya’yı, Eminönü’nü her gördüğümde, İstanbul’un güzelliğinin her idrakına varışımda,  yazın sıcağında çantaları sırtlarında gördüğüm her turist kafilesinde İstanbul bizim, bizim derim ben. Böyle bir yeri kaybetmek, Romalılar için ne kadar zor olmuştur, acaba buraya geldiklerinde ne düşünüyorlar, ne hissediyorlar diye sorgularım ben. Kendimi özel hissederim, İstanbul’u sahiplenirim ben. 

Endülüs’te bir turist olmak, bunun nasıl bir şey olduğunu anlattı bana. Cezalıydım, cezalıydık  sanki. Dolaşırken bu şehirde, yana yakıla, sokak sokak  Müslümanların ayak izlerini aradım. En çok bu şehirde turist olmak dokundu bana. Bir zamanların en büyük camisi  Kurtuba Cami’nin tam ortasına sevimsizce kondurulan Katedral, sessiz bir çığlık gibiydi. Rehber anlatırken, “ Müslümanların ibadet için bir camiye ihtiyaçları vardı, bunun için vakitleri yoktu, o yüzden bu farklı farklı sütunları kullanarak büyük  bir cami yaptılar” demişti.  İbadet için beklemeye tahammülü olmayan Müslümanların yaptığı bu camide,  caminin orta yerine bir gecekondu gibi kondurulan katedralin içinden geçerken, birkaç turist ayak izi bırakabildim ben sadece. 

Şaşası ile göz dolduran El- Hamra sarayına gittiğimde, her yerde “ Allah’tan başka galip yoktur” sözünü okuyunca, “Böbürlenme insanoğlu, mal, zevk, sefa geçicidir, her şey Allah’ındır.” düsturunu çıkardım ben. Mabella’da o güzel camide, kıldığım iki rekat namaz ile, caminin avlusunda gördüğüm Arap teyze ile hüznümü paylaştım ben. Toledo’da cami, kilise, sinagogun aynı yerde seneler boyu ayakta kaldığını görmek, caminin bakımsız bir yapıdan ibaret olmasına rağmen, varlığını bir şekilde sürdürdüğünü, en azından o yapıdan hala “cami” diye bahsedildiğini  görmek, orda yaşayan üç milyon Müslüman  için dua etmeme vesile oldu. Allah orda yaşayan Müslümanların kendilerini ve kimliklerini korumalarına yardım etsin diye. Allah Müslümanları bir daha böyle cezalandırmasın diye. 

Malaga’da, Tarif’te Müslümanlardan izler bulamadım. Bir gitar sesi vardı sadece, uzaktan uzağa çalan,  ve şehrin çığlığını bastıran… 




5 Haziran 2013 Çarşamba

lazııımmmm


şimdi ben gündemin tüm sıkıcılığından kaçıp, kulaklarımı sımsıkı kapatmam lazım.
ara sıra aklıma gelen tatsız şeyleri unutmam lazım.
belirsizliği sevmem. ama belirsizlikleri eğer ben netleştiremiyorsam, sukunetle beklemem lazım.

kimseden emin olamam, ama güvenmeyi öğrenmem lazım.
güvenince çok sevebilirim, ama güvenmiyorsam buz kesip soğuyabilirim.
yüksek sesle konuşmayı sevmem, ama sesimi duyurmam lazım.

bu kadar fazla gereklilik kipini kullanmayı sevmem.
ama hayatı da biraz böyle yaşamam lazım.

1 Haziran 2013 Cumartesi

şimdi.


 yeniden hayata dönmeli....