22 Aralık 2007 Cumartesi
kaçtığım, ama özleyeceğim yer?
Bir yolda yürüyorsunuz…son derece sakin.. sokak mı caddemi acaba diye düşünürken, cadde olduğuna karar veriyorsunuz… ikindi vakti.. bir bahar akşamı… rüzgar, güneşin kızgınlığını insanlara unutturmak istercesine hafiften esiyor.. sanki güneşin ayıbını örtmeye çalışır gibi.. tatlı tatlı esiyor…
elleriniz cebinizde, belki kulağınızda hafif bir müzik… evler sizin boyunuzda.. hani büyük şehirlerde gökdelenler sizi ve şehri içine çekecek gibi dururlar ya, gökdelenin yanında küçücük kalırsınız… şehrin ve sizin efeniz odur, onlardır sanki.. kendinizi pısmış, bir kenara itilmiş gibi hissedersiniz.. çünkü bir beton yığını sizden daha çok söz sahibidir şehirde. Nasıl söz sahibi olmasın ki, bakınca o görülür sadece.
Ama şimdi öyle bir yerdesiniz ki, sanki sen konuş da, biz dinleyelim der gibi. Evler sizin boyunuzda.. caddede yürüdüğünüz bellidir…ve siz de yürüdüğünüzün farkındasınızdır, tak tak ayak sesleriniz kulağınıza hiç bu kadar hoş gelmemiştir. sanki konuşmanızı bekler gibi, sokakta hiç ses yoktur… ve konuşmak için biri de yoktur. Zarar yok, insan zaten kendi kendiyle konuşmak için bahane aramaz mı.. bahane de hazırdır.
Bir an evlere takılır gözünüz.. kapıları açık, bahçeli tek katlı evler…buranın bir cadde olup olmadığına dair şüpheleriniz devam eder. Nasıl olabilir ki, caddede tek katlı bir ev, hem de kapısı açık… sanki içeri davet eder gibi.. bir an şöyle istanbul’un en güzel yerlerinden birinde, gördüğünüz evin olduğunu düşünün. Mesala hemen Cevahir’in* yan tarafında size ait, tek katlı bir ev, bahçeli ve üstelik kapısı da açık… yo yo bu bir hayal olmalı. Gerçekten bir hayal gibi.
sonra, bahçedeki ve şehrin her yerinde ki, portakal, mandalina, nar ağaçlarına takılır gözünüz. Şehrin her tarafındadırlar. Yeşil yaprakların arasına, turuncu, kırmızı toplar yerleştirilmiş. İlkokuldayken ağaç resmi yaptığımızda, kuru boya ile renk renk meyveler yapardık, resim güzelleşsin diye, sanki yaradan da, burası güzelleşsin diye onları büyütmüş, ve turuncuya boyamıştır. Evet onlar çok ama güzeldirler, ama ne bir hayalin içinde nede ilkokula giden bir çocuğun yaptığı resimin içindesinizdir.
İnsan bazen ister ama. Hani şu büyük büyük şehirlerde yaşarsınız ya, gökdelenli, suyun yerine kalabalığın aktığı, insanların kısıtlı imkanları kazanmak için kargaşa yarattıkları, her şeyin üstünüze üstünüze geldiği anlarda…. İşte o an, ilkokuldaki bir çocuğun, hatta belki daha okumayı bile bilmeyen, resim çizmeye yeni başlayan,bir çocuğun resminde olmayı istersiniz… yani olabildiğince basit, sade bir resimin içinde çöp adam olmayı. Yada belki şansınız yaver gider, kaşınız gözünüz saçınızı bile küçük ressamınız çizmiş olur…
*cevahir: İstanbul’da, Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi.
Yola devam edersiniz, ne resmin nede bir hayalin içinde olmadığınızın farkındasınızdır artık. Birebir gerçek hayattasınızdır. O an kaygılarınız, korkularınız sizi sarar, kötü gerçekler bir yerde başlayacaktır. Şimdi belkide, daha profesyonel bir ressamın çizdiği resmin içinde olabilirsiniz… mesela tuvaline karamsarlığı anlatmak için yağlı boyaların her renginden süren, ve renkleri birbiri ile kavga ettirerek karmaşa yaratan…
işte tam bu noktada, yaradanın insanları bazı öğütlerle ve şartlarla yeryüzüne getirdiğini, bu öğütlere uymamanın verdiği zararları düşünürsünüz. O nasıl bir yaradandır ki, önce dünyayı akıl erdiremediğimiz bir şekilde yaratmış, ve insanlara armağan etmiş. Ama elektronik eşyalardan bile daha hassas olan dünyanın, daha güzel yaşanabilmesi için, kullanma kılavuzunu da, insanların en güzeli ile göndermiş. Aslında en güzel resmi çizen O’dur, her şey bir düzende ve yerli yerindedir, biz insanlar, hem resme müdahil olmuş, hem de düzeni bozarak kargaşa yaratmışız.
Bir an en acımasız olan kargaşa geliyor aklıma. Sa-Vaş…
İrkiliyorum, bu güzel, sakin, sesi çıkmayan şehre, nasıl savaş yakışabilir ki? Top, tüfek seslerinin, burada ne kadar ürkütücü duracağını düşünüyorum.
Kullanma kılavuzuna uymayanlar, buradaki düzeni bozmaya gelmişler. Ve kullanma kılavuzuna uymaya çalışan, ama kılavuzumuza sahip çıkmayan, arkasında olamayan bizler de, düzenin bozuluşuna seyirci kalmışız.
Kim bilir, portakal, mandalina, nar ağaçları,ve öten kuşlar ne kadar üzülmüştür. Kuşların ve ağaçların üzülmüş olmalarına üzülmem garip gelmesin size. Kuşlar ve ağaçların yerine koyun kendinizi. Onlar, insanları mutlu etmek için ötmüyorlar mı, yada ağaç meyvelerini insanlara göstermek için, biraz güneşten, biraz yağmurdan, orantılı bir şekilde kendine saklamıyor mu?
Yani savaş boyunca insanları mutsuz gören ağaçlar, kuşlar bütün sene boyunca yaptıklarının heba olduğunu düşününce üzülmemişler midir?
İnsanları bir an bile mutlu görememeleri, portakalın turuncusuna yada kuşun nağmeli şakımasına, bir şey yada bir çok şey kaybettirmemiş midir?,
Yada kim kazanmışdır?
Cennet bile ayakları altına verilen bir annenin, çocukları ölmesin diye çocuklarını küvete sakladığında,
cehennemin dibinde olan rum askerinin, onları kan gölünde bırakması, insanlığa ne kazandırmıştır?
Bir hayvanın ve bitkinin, insanı üzgün gördüğüne üzüldüğünü düşünmem daha insancıl daha mantıklı sanırım. Çünkü benim aklım almıyor, mantığım asla kabul etmiyor, etmeyecek. çoğu hayal ürünü bu gerçeklere nazaran daha cok aklıma yatıyor.
insanın insana eziyet etmesine, insanın yeryüzünü paylaşamamasına ve bundan doğan kargaşa nedeniyle, bırakın cenneti ayakları altında olmayı, bir küvete bile razı olarak, çocuklarını küvete saklayan annenin -yani sadece çocukları ile yurdunda yaşamak isteyen bir anneyi-, o mağdur ve ürkek halde öldürmenin mantığını anlayamıyorum.
Karamsarlığım doruk noktası ulaşıyor.
Ağaçlar ve kuşlar…… sadece sizin, yaradanın, yarattığı o saf halinizle kaldığınızı düşünüyor, ve sadece size inanmak istiyorum.
Yürümeme devam ediyorum… yürüdüğümün daha da farkında olmak istiyorum. Ayaklarımı tak tak yere vuruyorum. Aklıma necip fazılın şiiri geliyor. “kaldırımlar”
“Tak tak ayak seslerimi aç köpekler işitsin.”
Evet, yürüdüğümün daha farkında olmak için, ayaklarımı yere vuruyorum. Rabbime şükrediyorum, şehitlerimden şefaat diliyorum. Şimdi yürüdüğümden daha çok, nerede yürüdüğümün farkında oluyorum… Kıbrıs’ta yürüyorum. Müslüman kardeşlerimin arasında, müslümanca yaşıyorum.
(gerisi gelecek, tamamlanmayı bekleyen bir yazı)
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder