
İstanbul’da yaşamak mı zordur,
yoksa
İstanbul’u yaşamak mı zordur?
Yaşanılan zor bir şehir olunca, anlatması da bir o kadar zor oluyor.. Bu şehirde yaşamak mı zordur, yoksa İstanbul’u yaşamak mı zordur? İşte bunu açıklığa kavuşturmak için İstanbul’u anlatmaya bir yerden başlamalı… İstanbul’a herkes kendi penceresinden bakar, “İstanbul” denince, herkesin gözünde farklı farklı kareler canlanır… Belki Sultanahmet, belki Kapalı Çarşı, belki Beyâzıt, belki de Üsküdar’da Kız Kulesi… ya da boğaz, ya da Çamlıca….. Ya da Eminönü’nde Yeni Camiî’de uçuşan kuşlara yem verdikten sonra, yapılacak olan bir vapur sefası ve kendini Anadolu yakasına atış…. Ruh haliniz nasılsa, her ruha bürünecek bir şehir var karşınızda…
Bu kalabalık şehrin her ruha bürünmesi garip gelmesin size. Bir büyü vardı muhakkak, dünyaya hükmeden bir devletin başkenti olmasında, peygamberin müjdesiyle fetih edilmesinde, bunca senedir şiirlere yazılara baş konu olmasında, uğruna ne şehirler, ne sevgililer terk edilmesinde… Bu yaşlı şehirde, asırlardır, herkes kendine özgü bir şeyler bulmuş olmalı ki, uğruna bu kadar mücadele verilmiş. Belki de bu yüzden, İstanbullu olan herkes kendini şanslı hissediyor. Ya da herkes İstanbullu olduğunu söyleyerek, kendini şanslı hissetmek istiyor.
İşte ben de bu insanlardan biriyim. Kimin İstanbullu olup olmadığı tartışılır, ama bence de, kendini İstanbullu hisseden İstanbulludur. Doğduğu şehri insan övgü kaynağı yapar mı bilmiyorum, ama İstanbullu biri, bu şehirde doğduğu için bile kendiyle övünebilir. Bu şehirde doğmak bu derece mühimse, yaşarken neler hissedildiği, her insanın kendi hikâyesinde saklıdır ve bu yine İstanbul’da saklıdır.
Benim hikâyemde, bu şehrin, Anadolu yakasında Kadıköy’de geçiyor. Öncelikle Anadolu yakasından bahsetmek yerinde olacak. Anadolu yakası, asıl İstanbul değilmiş eskiden. İnsanlar Avrupa yakasında, işlerine gider, kışın oturur, yazın veya gezmek için Anadolu yakasına geçermiş. Bu yüzden olsa gerek, sahil kesimlerde ve o zamanki yerleşim birimlerinde, şimdiki İstanbul’un modern yapısına ters olarak, iki- üç katlı binalar dikkat çeker. Moda’da, Bağdat cadde’si boyunca, Erenköy, Fenerbahçe vb yerlerde hâlâ daha yazlık havası vardır. Moda’da genelde çok eski İstanbullular yaşamlarını sürdürürler. Kadıköy, Göztepe, Erenköy, Maltepe, Kartal, Pendik diye giden Anadolu Yakası, Avrupa Yakasına göre, daha sakin daha çok yaşanacak bir yerdir. Burada iş merkezleri daha az, yoğunluk daha azdır. İstanbul’un ürküten kalabalığı burada daha sakin bir haldedir.
Ama Kadıköy meydanda yürüdüğünüz zaman, bu dediğim beni haklı çıkarmayabilir. Sayısını bilmediğim mağazaların, Kadıköy meydanını süslediğini, ve tüketim meraklısı şehirleşmiş insanların, mağazaları doldurduğunu hayâl edin… İşte bu İstanbul’un dikeni olsa gerek…
Kalabalığı yarıp, eve gitmek istenildiğinde, zamanı alan trafik, İstanbul’a bağlı olmayan birini, bu şehirde yaşamaktan vazgeçirebilir. Ama her ne olursa olsun, ben ve ailem bu şehirde yaşamaktan vazgeçemeyeceğiz gibi görünüyor.
Kadıköy merkezden (gerçi artık merkez diye bir kavram kalmayacak gibi) arabayla on beş dakika uzunlukta, yine Kadıköy’e bağlı, Göztepe semtinde oturuyoruz. Apartmanımızın bahçesi uzun, büyük bir bahçe. Şimdilerde İstanbul’daki bütün apartman bahçelerinde olduğu gibi araba parkı olarak kullanılıyor. Ama çok eskiden, yani benim çocukluğumda, top oynayacak yer bulabiliyorduk. Aynı apartmanda yaşadığım kuzenlerim, bu konuda pek şanslı değiller. Ne yazık ki artık oyun alanları, arabaların park yeri oldu. İstanbul’da yaşamak güzel de, işte kalabalık şehirde yaşamak için insanın bazı şeylerden feragat etmesi gerekiyor.
Top oynama özgürlüğün, topun arabaya çarpmaması ya da topun caddeye çıkmaması şartı ile gerçekleşebiliyor.
Ama her şeyin bir telafisini de şehir kendi içinde sunuyor. Bunun için, ya büyük oyun alanları sunuyor, ya da anne babaları lunaparklara büyük eğlence merkezlerine taşıyor. İstanbul’un Anadolu yakası da, Avrupa Yakası gibi gün geçtikçe büyüyor.
İstanbul bu yüküne rağmen hâlâ çok fazla göç alıyor. Ne duranlar vazgeçip gidebiliyor, ne de, gelenlerin sayısı düşüyor. Her ne olursa olsun, Göztepe’den otobüse binip Kadıköy’e on beş dakika sonra varıp, herkesle beraber vapur beklemek, insanları yararak vapura binmek, ve vapurun üst katında, -yani İstanbul’u en güzel görecek yerden- yer kapmak için binlerce insan çaba sarf ediyor.
İnanın ki, o vapura binip, üst balkondan yer kapabildiysem, ve gelen görevliye bir çay ısmarlayabildiysem onu günümün kârı olarak sayıyorum. O an ne İstanbul’un kalabalığı, ne trafiği kalmıyor.
Boğaz köprüsünün o muhteşem görüntüsü, Topkapı sarayının, adeta en güzel yeri kapışı, kız kulesinin Avrupa yakasına geçerken biz, usulca el sallaması, Sultanahmet cami ile Ayasofya’nın birbirine sadakatı sizi kendine bir kez daha aşık ediyor.
Aşığın gözü kördür misâli, sadece hikâyelere güzelliklere dalıp gidiyorsunuz. O zaman belki Osmanlı’yı düşünüyorsunuz, belki Fatih’in on yedi yaşındaki cesareti ile bu güzellikleri bize kazandırdığını ya da Galata Kule’sine bakarak Hazerfen Çelebi’yi düşünüyorsunuz cesaretine ve zekâsına hayran oluyorsunuz.
Bir taraftan kalabalık olan vapurun etrafını, martılar sarmış. İnsanlar mis gibi deniz havasını içlerine çekip, martıların karnını simitle doyuruyor. Karnı simitle doyan martılar şanslı, en az o vapurda olanlar kadar…
Bütün bunlar olurken, bir bakmışsınız insanlarda bir kargaşa, kimsenin kimseye sabrı kalmadığı bu zamanda herkes önce inmek derdinde. Herkesin kendine göre haklı sebepleri var, kimi evine yetişmek istiyor, kimi okuldan çocuğunu alacak kiminin de başka bir meşgalesi var. Bir şekilde iniyorsunuz, ama hep acele etmek zorundasınız, çünkü vapurdan inen kadar, binen de olacak. Bütün gün devran böyle gidiyor.
Kendinizi Eminönü’ne attınız, balık ekmek kokar sahilde, tabi insanlar da bu kokuya dayanamaz. Balık ekmekçileri geçip, alt geçite doğru gelirsiniz. Alt geçitte çantanıza dikkat ederek, tranvaya binersiniz. Sirkeci, Sultanahmet, Beyazıt, Laleli… Buraları yürüyerek gezmek, ve İstanbul’un o modern halini arka planda bırakmak, padişahların atlarla caddelerde yürüdüğünü hissetmek… yani tarihi hissetmek…. İstanbul’un en sevdiğim yanı.
Ama bir metroya binerken, ya da gerçekleşecek olan Marmaray projesini duyduğumda, ya da Avrupa’nın en büyük alışveriş merkezi olan Cevahir’e gittiğimde İstanbul’un modernize olmuş hali de çok hoşuma gidiyor. Geçmişle bugünün iyi bir ikili olduğu bir yer burası.
Dönüşünüzde, yine vapura binip, Kadıköy’e geldiğinizde, sahilden yukarı doğru çıkın ve vaktiniz varsa Bahariye’ye doğru yürüyün, yada tarihi Moda tranvayına binip, bir de aşıkların buluştuğu Moda sahiline uğrayabilirsiniz. Yada gezmekten yorulduysanız, Bahariye’de gidin bir sinema seyredin.
İstanbul’da yapacak çok şey var. Seçim sizin. İsterseniz, İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan bir tiyatro seçin. Hafta sonunu bir oyunla değerlendirin.
İstanbul’da vakit geçirmeyi bilmek lazım. “An” ın değerini bilmek lazım. Ufacık kaçamaklarla, şehrin sunduğu olanaklarla, şehrin kalabalığı ya da kısaca “İstanbul’un dikenleri”diyelim, ortadan kalkıyor.
Ben bunaldığım zamanlarda kendimi Çamlıca’ya atarım. Yeditepe İstanbul’a tepeden bakmak, bana müthiş bir haz veriyor. Sanırım diyen doğru demiş, “Ahirette iman, dünyada mekán’’ diye.
Sana en kısa zamanda tekrar, tepeden bakmak dileğiyle
İstanbul…
Ekim-2006 / Kıbrıs- Lefkoşa….
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder